CEYHUN AĞABEYE MEKTUP (Emin Özdemir)

Sevgili Ceyhun Ağabey,

Kansu Şiir Ödülü Seçiciler Kurulunun her toplantısından sonra, sana mektup yazmaya söz vermiştim. Sözümü tutuyor, kısa da olsa yazıyorum

Dün toplandı kurulumuz. Hemen belirteyim, Kansu Şiir  Ödülüne katılan aday yapıtların sayısı her yıl giderek artıyor. Ne var ki nicel bir artış bu; niteliksel  yönden bir düşüş var Ceyhun Ağabey.  Bir genelleme olacak ama, sanki bir durgunluk döneminden geçiyor şiirimiz. Biçimsel, söylemsel bağlamda yeni açılımlar, yeni yönelimler yok gibi.

Sayıları sınırlı da olsa ödüle katılanlar arasında kendi sesini, sözcüklerin şiirsel damarını yakalamaya  çalışanlar yok değil.  Birkaç ad üzerinde durduk. Birbiriyle karşılaştırdık bunları. Sonunda birine, İlyas Tünç’un Sesler ve İncelikler adlı  dosyasına verdik ödülü.

Ödüllendirme gerekçesini ayrıntılarıyla yazacak değilim Şiirlerin dize örüntüsü; sessel, görsel zenginliği ilgimizi çekti.  Bir de dizelerin ardında bırakılan, okuyanın düş ve çağrışım gücüyle dolduracağı boş alanlar:

vazolar, antikalar! ey, kokulu kumaşlar!

                üzgün ay çekilirken evine, kunduzlar terk

                ederken geceyi, haziran utangaçtı, eylül unutkan…

                kimseler söylemedi; patikalardan geçtim, asma

                bahçelerden, uçurumlardan…öğrendim eski

                yazıtlardan gerçeği:

                gül ürkütür… 

Önceki yıllarda olduğu gibi ödül  yemeği, bir söz şölenine dönüştü. Seninle ilgili anılar anlatıldı; genç sanatçıları yüreklendirme, yönlendirme yönün dile getirildi. Türküler söylendi, fıkralar anlatıldı. Seçiciler Kurulunun en yaşlısı olmamdan mı nedir, çok da giremedim bu havaya.

Yemek boyunca  karşımda oturan torunların Akasya’yla  Ceyhun’u izledim. Akasya, senin şiirlerindeki güller kadar güzel, alımlı bir kız olmuş. Önümüzdeki yıl hukuk fakültesini bitirecek. Yemek boyunca yüzünden gülümseme hiç eksik olmadı. Ama  Ceyhun’un hali, beni çok düşündürdü. Dedesinin ödül yemeğine  bile elinde test kitaplarıyla gelmişti. Sofranın dışında sanki. Yarın sınavı varmış, soluklanmadan test soruları çözüyordu. Arada bir sorulardan başını kaldırıyor, bakınıyor çevresine, sonra yeniden sorulara dönüyordu.

Ceyhun’un hali dokundu bana. Çözmeye çalıştığı test sorularının, onun  yüzündeki  güzelliği yorduğu, şiirselliği soldurduğu duygusuna kapıldım. Eğitim düzenimizdeki çarpıklığın somut bir göstergesiydi bu; “dedesinin ödül töreni yemeğinde test sorusu çözen çocuk” imgesi, o akşam döndü durdu kafamda.

Ceyhun Ağabey,  sen çocukluğun bir gül mevsimi olduğunu söylerdin. Biz o gül mevsimini, şimdilerde kara kışa dönüştürdük. Çocukluğunu testlerle boğuşarak sınav ürküsü, sınav yılgısı içinde geçiren kuşaklar yetiştiriyoruz. Kendi torunlarımdan da biliyorum bunu. Şiirle, romanla, öyküyle, yaşamın güzellikleriyle tanışmadan mühürlüyorlar çocukluklarını. Düşleri, duyarlıkları gelişmemiş tek yönlü, tek boyutlu bu çocukların geleceğini düşündükçe içim kararıyor.

Ödül sofrasındaki havaya pek giremediğimi söyledim. Bunda yaşlılığın payı büyük elbette. Şu son günlerde hangi ortamda, hangi sofrada olursa olsun yalnızlığın ses geçirmez, soğuk duvarları arasında duyumsuyorum kendimi.  Nâzım Hikmet’in şu dizesi ikide bir gelip takılıyor dilime:

Ölüm kendinden önce yalnızlığını gönderdi bana

Sofranda gülünesi öyküler, güldürme katsayısı yüksek öykücükler de anlatılsa sonunda söz, dönüp dolaşıp ülkenin  üzerine çöken zehirli, yeşil sise dayanıyor. İşte o zaman donuyor yüzlerdeki gülüşler, seslerin tınısında bir pıhtılaşma başlıyor.

Çok kötü günlerden geçiyoruz Ceyhun Ağabey. Ülkenin yazgısına egemen güçler, Cumhuriyet’in getirdiği değerler dizgesini örtmecesel bir yöntemle, alttan alta aşındırmaya çalışıyorlar. Önce halkın görme, algılama, sorgulama yetisini körelttiler; yokluğun, yoksulluğun ateşten gömleğini giydirdiler sırtına; sonra da halktan yanaymış gibi gözüküp kendi yönelimlerinin içine çektiler. Kestirmeden söyleyeyim, bir büyük aldatmacanın içinde uyutup uyuşturdular  ülkeyi. Olup bitenlere  baktıkça tek sözcükle kahroluyorum.

Sen özlemlerin, güzel günlerin ozanısın Ceyhun Ağabey. Halk sözcüğü, şiirlerinde kullanım sıklığı en yüksek sözcüklerden biridir. Ne diyordun “anayasa” adlı o güzel şiirinin bir yerinde:

Kendi kendisine halkım, kendi emeğiyle

                          Karanlığa, zorbalığa fırsat vermeden,

                          Kendi kavgasıyla, kendi sesiyle

                          Kuracak kendi yönetimini.

     Bu güzel özlemini, bu güzel düşünü gerçekleştiremedik. Katran karası bir karanlığın içinde yeşil bayrak altında toplanma düşleri gördürüyorlar halka.

Bir kez o düşlerin çekim alanına girmeye görsün, kendine yapılan her kötülüğü çıt çıkarmadan benimsiyor halk. Yetingenleşiyor, artık bu dünyaya dönük hiçbir şey istemez hale geliyor.

Yine senin şiirlerinde “halk” gibi, kullanım sıklığı yüksek bir başka sözcük de “bağımsızlık”tır.”  Bu sözcüğün üzerine  yapılanan “Bağımsızlık Gülü” adlı şiirin geliyor aklıma. Şu son günlerde sık sık okuyorum onu. Yaşadığımız günler sanki onun anlam ve çağrışım yükünü daha bir artırmış. Ne güzel söylemişsin Ceyhun Ağabey:

(…)

 

Hoyrat ellerinden alıp o gülü

                          Hangi ellerden?

                          Uzak Teksaslı çobanların

                          Bilmediği, uğruna can vermediği

                          Türkiyeli o çileler gülü.

                          Yerine koymak, kutsamak o gülü,

                          Hangi yerine?

                          Mustafa Kemal’in bahçesine

                          Bir ulusun suladığı, beslediği

                          Yedi veren bağımsızlık gülü!

Bugün Mustafa Kemal’in bahçesi sisler içinde… Nice çekiler,  çileler pahasına yeşertilen bağımsızlık gülümüze de kimi tırtıllar dadandı. Ne diyorum, biliyor musun Ceyhun Ağabey? İyi ki bugünleri görmedin. Sen, yurdunu beyninde ve yüreğinde taşıyan bir ozandın, senin acın bizimkinden kat kat daha derin olurdu.

Ne  yapmalıyız öyleyse? Soruya vereceğin yanıtı kestirebiliyorum: Direnmek, direnmek, direnmek… Gücümüzü de Mustafa Kemal aydınlığından almak. Bir de senin Cumhuriyet Ağacı, Söylevi Okurken adlı yapıtlarını okumaları, okutmaları için öğretmenlere, ana babalara çağrıda bulunmak.

Geçen gün seni düşümde gördüm Ceyhun Ağabey. İlginç bir düş… Haydi  onu da anlatayım. Anlatırken bile ürperiyorum. Hani renkli kart postlar vardır. Her şeyiyle bakanda iç ferahlığı yaratan doğa kesitleri içerir: İşte öylesine bir yerdeyim. Niye oraya gitmişim? Orası, neresi? Bilmiyorum. Bir yol ağzında durmuş, etrafıma bakınıyorum. Hangi yöne gideceğimi düşünüyorum

Ortalıkta kimseler yok. Ancak ötelerden çocuk sesleri  geliyor; seslerin geldiği yöne doğru yürüyorum. Karşıma, çevresi çiçek açmış kiraz ağaçlarıyla kuşatılmış, büyük bir bahçe çıkıyor. Buradan geliyor sesler. Bahçeye giriyorum; tam orta yerde içinde  renk renk su kuşlarının yüzdüğü kocaman bir havuz var.   Havuzun sağında çocuklar için bir oyun bahçesi yapmışlar.  Salıncaklarda sallanan, oyuncaklarla oynayan çocuklar görüyorum. Hiçbiri dönüp bana bakmıyor. Onların bu haline şaşırıyorum, belli ki görmüyor, duymuyorlar beni.

Oyun bahçesinin  içinde dolanıyorum bir süre.  Bahçenin bitimine doğru bir yerde   el ele tutuşup halka oluşturmuş, kızlı erkekli bir grup çocuk daha var. Bunların hepsi, siyah derili, kıvırcık saçlı; hem dönüyor, hem anlamadığım bir dilde şarkı söylüyorlar.  Arada bir duruyorlar; çocuklardan biri  öne çıkıyor, ortada oturan birini selamlıyor; sonra yeniden yerine dönüyor.

Nasıl bir oyun bu? Kimi selamlıyorlar? Merakla yanlarına yaklaşıyorum, onlar da görmüyor beni. Biraz daha ilerliyorum. Donup kalıyorum Ceyhun Ağabey, çocukların selamladığı kişi sensin. Büyücek bir koltukta oturuyorsun. Gözlerinde o kalın çerçeveli gözlükler, yüzünde bilgece gülümseme, çocukların selamını alıyor, onları okşuyorsun. Kendi kendime herhalde bunlar, onun şiirlerindeki Kenyalı, Arjantinli çocuklar olmalı diye yorumluyorum. Bunu sormak için birkaç kez sesleniyorum sana. Ne ki sen de duymuyor, görmüyorsun beni. Kendi sesime uyanıyorum.

İnanır mısın hâlâ etkisi altındayım o düşün.

Bir de güzel haberim var Ceyhun Ağabey.  Oğlun, benim de öğrencim Işık Kansu, yazılarını bir kitapta topladı. Adı: Akasyalı Sokaklar.  Her yönüyle sevimli, sımsıcak bir  kitap. Severek okudum. Bilmem, sen ne düşünürsün? Acaba şiirsellik ve yaratıcılık konusunda babalarla çocuklar arasında gensel bir geçişim var mıdır? Aslında genbilimcilerin yanıtlayacağı bir soru bu. Onlar ne  derler, bilemem. Ancak, Akasyalı Sokaklar’ı okurken yazıların derin yapısında senin izdüşümünü gördüm.

Yazacak çok şey var Ceyhun Ağabey, ama daha çok yormak istemiyorum seni. Başta sevgili eşin Muzaffer Hanım’a, Türk Dil Kurumu’nda  birlikte çalıştığımız Ömer Asım Aksoy’a, Macit Gökberk’e, Seha Meray’a, Berke Vardar’a, Akşit Göktürk’e, Cahit Külebi’ye, Sabahattin Kudret Aksal’a, Necati Cumalı’ya… kısacası, yanındaki yörendeki tüm dostlara bu dünyadan yürek dolusu sevgiler, selamlar.

Seni de özlemle kucaklarım, Ceyhun Ağabey…

Emin Özdemir

Comments are closed.